Cuma, Eylül 30, 2005

Moleküler Makinelerin Yükselişi


Virüs ya da bakteri boyutlarında, ama tümüyle bizim kontrolümüzde bir nano-robot düşünün. Bunlardan binlercesini enjeksiyonla hastaya veriyoruz. Zarar görmüş dokuya ya da organa yönlendiriyoruz. Orada gereken onarımı yapıyorlar; ya da enfeksiyona yol açan organizmalarla “savaşıyorlar”. Ellerinde hiçbir bakteride olmayan silahlar var. Belki bir “quantum-dot” lazeri; belki de bir termal silah. Ya da tümüyle mekanik, hibrid-teknoloji (biyo-nano). İşleri bitince hepsini tekrar geri alıyoruz. Fantezi mi? Evet!

Ama sadece bugün için. Dünyada birkaç laboratuarda bizi bu hedefe ulaştırabilecek çalışmalar yapılıyor. Bu araştırmacıların tamamına yakını, en azından şimdilik, kimyacı. İlk hedef moleküler makineler. Moleküllerin bir çözelti içinde kinetik enerjileri ile ilişkili bir hareketlilik içinde olduğunu biliyoruz. Ama bu hareketin yön üzerinde bir kontrolümüz olduğu söylenemez. O zaman hedefimize giden ilk basamak da moleküler hareketin kaynağı olmalı. İşte bugün buradayız!

Moleküler hareketin kontrolüne yönelik çalışmalar, bugün hemen hemen tümüyle uzun yıllar çok ilgi görmemiş iki grup moleküler sistem üzerinde yoğunlaşıyor: rokatsan ve katenanlar. Rokatsan ve katenanlara mekanik olarak kilitlenmiş mekanik olarak kilitlenmiş moleküller de deniliyor. Rokatsanları anlamak için şöyle düşünün. Bir yüzüğün içinden bir kalemi geçirin. Sonra da kalemin iki ucunu da elinizle tutarak yüzüğün çıkmasını engelleyin. İşte bu işlemi molekül düzeyinde yaptığınız zaman bir rotaksan elde ediyorsunuz. Yüzük molekülünün, kalem (ya da kalem + iki el) molekülü ile bir kovalent bağı yok. Ama yine sterik nedenlerden dolayı çıkması mümkün değil. Katenanları ise iç içe geçmiş iki halkalı molekül olarak düşünebilirsiniz. Yine aralarında kovalent bağ yok. Bu tip moleküllerin sentezi uzun yıllar pratik bir anlam taşımayacak kadar çok zor ve çok düşük verimli olmuştu. Halen UCLA’ da araştırmalarına devam eden Frasier Stoddart bu tip moleküllerin sentezini kolaylaştıran bir yöntem geliştirdi: yüzük molekülü ile kalem molekülü arasında güçlü bir kovalent olmayan etkileşim olursa, sentez verimi %80e aşıyordu. Daha sonra şu denendi: kalem molekülü üzerinde yüzük molekülünü tanıyacağı ya da etkileşeceği bir değil iki bölge olsa, yüzük molekülünü kendi kontrolümüzde bir bölgeden diğerine hareket ettirebilir miyiz? Bugün buna cevabımız “evet”tir. Bunu elektrokimyasal olarak, ya da sadece pH’ı değiştirerek yapabiliyoruz. Bunlara “moleküler mekik” deniyor. Moleküler hareketi kontrol edebiliyoruz.

Bugün bulunduğumuz noktadan moleküler makinelere ve nano-robotlara ne kadar mesafe var? Hareketini kontrol edebildiğimiz bu süper moleküler sistemleri, yine bir süper moleküler şifreden (moleküler tanımadan) yararlanarak kendiliğinden bir araya getirebileceğiz. Burada çok yeni bir şey yok; hücre içinde sentezlenen proteinlerin bi kısmı birbirlerini kovalent olmaya etkileşimlerle tanıyıp bir araya gelerek ileri fonksiyonları olan birimleri oluşturduğunu biliyoruz.

Sonuç olarak; moleküler makinelere giden yoldaki hızımızı bilim dünyasının kolektif hayal güce ve yaratıcılığının sınırları belirleyecek. Yine de o hedeflere ulaşabileceğimize kuşku yok. Çünkü şu an zaten milyarlarca, belki trilyonlarca biyolojik nano robot vücudunuzda dolaşıyor. Ne yazık ki sizin kontrolüzün dışındalar. Şu anda neler yapıyorlar acaba?

Prof. Dr. Engin U. AKKAYA
ODTÜ Kimya Bölümü

Salı, Eylül 27, 2005

Söyleşi : Prof. Dr. Levent TOPPARE

Geçtiğimiz aylarda Prof. Dr. Erdal İnönü "Ölmeden önce bir Türk bilim adamının Nobel aldığını görmek isterim" dedi. Milliyet gazetesinde de yayınlanan bu haberde, bunu başarabilecek isimler olduğunu da söyledi. Bahsi geçen bilim insanlarından biri de Prof. Dr. Levent Toppare. Kendisiyle daha önce yaptığımız ve TEPKİME dergisinde de yayınlanan söyleşiyi aşağıda okuyabilirsiniz.

Merhabalar! Okurken keyif alacağınızı umarak dergimiz geçmiş sayılarında yayınlanan bir söyleşiye yer vermek istiyoruz. Konuğumuz değerli hocamız, başarılı bilim adamı, Sn. Prof. Dr. Levent Toppare.

İlk olarak, kimya alanına girme kararınızı, nasıl verdiğinizi sormak istiyoruz....

Kararımı, lise ikinci, sınıfta iken vermiştim. Kimya dersini, hocamı, çok seviyordum. Kimyaya diğer bilimlerden daha sıcak baktım. O sene okulları, araştırdım, tercihim ODTÜ oldu. Daha yakından tanımak için ODTÜ’ye geldim. Yer yurt bilmiyoruz tabii, ben kimya bölümünün yerini sordukça insanlar bana "Hangi kimya?" diye sordular... Meğer iki kimya varmış; kimya mühendisliğiymiş diğeri de... İki bölüme de gittim ve bilgi aldım, kimya bana daha cazip geldi ve kararım o zaman netleşti, ben kimya okumalıydım! Kararını önceden ve mantıklı düşünerek verirsen başarırsın.

Okulumuzda bilimin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Altyapımız ve yetişmiş insan gücümüz gerçekten iyi ancak motivasyon eksiğimiz var... Liyakat yok sistemde. Çalışanın çalışmayandan ayırt edildiği bir ortam olmalı, demokrasi budur bana göre; insanları çalışmasıyla ayırt etmek, hatta kayırmaktır demokrasi. Herkese aynı maaşı vererek çalışanı ayıramazsınız, eşitlik burada bozulur işte! Yurtdışında geliştirilmiş bir sistem var maaşlar üzerine; çalışmaya teşvik ve motivasyon amaçlı, çalışmayla, araştırmalar ve yayınlarla orantılı olarak kazanç elde ediliyor. Bu bizde de olmalı.

Kimya araştırmaları sanayide ne kadar yer tutuyor diye merak ediyoruz hocam...

Bence yanlış bu yaklaşım... Bilim ne zaman işe yarayacak diyerek yapılmamalı, uygulamanın nereye varacağı baştan bilinmemeli bilimde. Endüstri ve devlet bilime destek olmalı, ancak bilimin amacı onlara hizmet etmek olmamalı. Bugünkü araştırmaların sonu. belki 50 sene sonra işe yarar, belki de hiç yaramaz... Elektronspini kimin umurundaydı, eskiden? Ancak soru sorulmasaydı, elektron spini üzerine çalışmalar yapılmasaydı, gün ESR teknolojisi nasıl kullanılabilirdi? Bu nedenle, bilime sürekli yatırım yapılmalı… Endüstri, parayı sokağa atar gibi belki bilime harcama yapmalı, gelişmiş devletlere (özellikle Amerika'da) olduğu gibi.

Ülke gençlerinin temel bilimlere yaklaşımı sizce nasıl?

ÖSS gereği bir terslik var, arz-talep yanlış işliyor. Yanlışlar çok ve düzeltecek kurum yok... Gençlik mühendisliklere yönlendiriliyor. Halbuki sayı ve kalite açısından yeteri kadar mühendisimiz var, biz bilim üretemiyoruz. Zeki, kafası çalışan insanın temel bilimlere yönelmesi gerekir... Mühendis üretmez, ürünü organize eder. Bizim üreten beyine ihtiyacımız var. Türkiye'deki problem, özendirilmemek!

Yıllar önce TÜBiTAK'ta kimya dalındaki bilim olimpiyatlarının başlaması için çalıştık, bu sorunu yenmek için... Amaç kimya okuma amacını güdenleri yetiştirmekti, yavaş yavaş da oldu...

Biz sizin öğrencileriniz olarak bu konuda biraz fikir sahibiyiz zaten ama okurlarımız için de son olarak, genç bilimcilere tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

En iyi olmak önemli olandır. Temel bilimde geçinme korkusu yaşamak yanlıştır. Bir; neyi sevdiğinizde karar vermelisiniz, net değilse araştırın ve şartlardan bağımsız düşünün, ikincisi; kendinize güvenmeniz ve en iyilerden biri olabileceğinize inanmanız gerekiyor... Üç; inanmak yetmez, çalışmalısınız! Engelleri de çalışarak aşabilirsiniz, yasalar, bürokrasiler bile zaman zaman engel teşkil edebilir ve siz bunları da çalışarak aşarsınız, ben yaptım.

Yoğunluğunuzun arasında bu keyifli sohbete yer verdiğiniz, değerli zamanınızdan çalmamıza izin verdiğiniz için çok teşekkürler hocam, desteğinizi bizden hiç esirgemediğiniz için de... Başarılarınızın devamını diliyoruz...


Özgeçmiş:
1954,İstanbul doğumlu
1975-ODTÜ Kimya Bölümü Lisansı
1977-Nükleer Kimya dalında Yüksek Lisans derecesi
1979-80 The British Council bursu ile Londra Üniversitesi Queen Mary College' da kimya araştırmaları
1982-ODTÜ, Polimer Kimya dalında doktor derecesi
1984-ODTÜ,Doçentlik
1988-89 Fulbright Komisyonu bursu ile University of South Florida' da çalışmalar
1989-90 Alexander Von Humboldt Vakfı bursu ile Hannover Üniversitesi' nde araştırmalar
1990-ODTÜ, Profesörlük
1991-TÜBİTAK teşvik ödülü
1994-Türkiye Bilimler Akademisi asosiye üyeliği 1997- Türkiye Bilimler Akademisi asli üyeliği 2002-Mustafa Parlar Ödülü
2003-Türkiye Kimya Derneği şeref üyeliği
2003-TÜBİTAK Bilim Ödülü

2003 yılı itibariyle Science Citation lndex tarafından taranan hakemli dergilerde basılı veya basıma kabul edilmiş 153 yayını vardır ve bu yayınlara 1317 atıf yapılmıştır.



Balam BALIK

Pazartesi, Eylül 26, 2005

Soğutmak ya da eritmek

Civcivler üzerinde yapılmış bir deney vardır. Bir gruba içmeleri için normal su verilirken, diğerine içinde buz parçaları yüzen erimiş kar suyu içirilmişti. Bundan daha kolay bir deney olamazdı. Ancak sonuçlar şaşırtıcıydı. Normal su içen civcivler oldukça sakindi ve hiç huysuzlanmıyorlardı. Oysa leğen dolusu erimiş kar suyu daima korkunç bir savaş alanına dönüyordu. Değişik bir tadı varmış gibi civcivler açgözlülükle suyu yutuyorlardı.

Birbuçuk ay sonra denek civcileri tarttılar. Erimiş kar suyu verilenler çok daha ağırdı. Normal su içen civcivlere göre daha fazla kilo almışlardı.

Uzun sözün kısası, erimiş kar suyu belirgin ve harikulade özellikler göstermekteydi. Canlı varlıklar için çok yararlıydı. Peki, bunun nedeni neydi?

Başlangıçta, erimiş suda döteryum miktarının daha fazla olmasından dolayı diye düşünüldü. Ağır suyun küçük derişimleri canlı varlıkların gelişimlerini
hızlandırıyordu. Ancak bu, yalnızca kısmen doğruydu...

Şimdi, gerçek nedenin erime olayından başka bir yerde olmadığına inanılıyor.

Buz kristal bir yapıya sahiptir. Ancak genel bir deyişle su da sıvı bir kristaldir. Molekülleri tamamen düzensiz değildir, tam bir kafes iskelet oluşturur. Ama doğal olarak yapısı buzunkinden farklıdır.

Buz eridiğinde uzun bir süre yapısını korur. Diğer bir deyişle eirmiş su sıvı olmakla birlikte, molekülleri "buz düzeni"nde kalır. Bu nedenle erimiş suyun kimyasal etkinliği normal sudan daha yüksektir. Biyokimyasal işlemler dizinine kolayca katılır. Organizasyonda çeşitli maddelerle normal suya göre çok daha hızlı birleşir.

Bilim adamları organizma içinde suyun yapısının büyük ölçüde buzun yapısına
benzediğine inamaktadırlar. Organizma normal suyu özümlediğinde suyun yapısı
yeniden düzenlenir. Erimiş su zaten istenen yapıda olduğundan, moleküllerinin yeniden düzenlenmesi için organizmanın fazladan enerji harcamasına gerek yoktur.

[107 Kimya Öyküsü. L Vlasov & D Trifonov, (Tübitak, 1996), s 41-42]

Salı, Eylül 13, 2005

Nedir bu ODTÜ Kimya Topluluğu?

Tepkime.net olarak yayına başlamış olmamıza rağmen hala bu işin arkasındakilerle ilgili bir şeyler yazmadığımızı farkettim. Kısaca ODTÜ Kimya Topluluğu (kısaca KT) ve Tepkime'den bahsetmek gerekirse alttaki yazıyı eklemek gerekecek sanırım.

1998 yılı Kasım ayında Amatör Polimer Topluluğu devralınarak 1999 yılı Şubat ayında Kimya Topluluğu adı altında ODTÜ Kültür İşleri’ne bağlı bir topluluk olarak kurulmuştur. 300’den fazla üyeye sahip, kar amacı gütmeyen, kimya bilimi ile ilgilenen kişiler arasında sosyal, kültürel ve bilimsel bir iletişim ağı kurarak; Türk gençliğine okuyan, araştıran, düşünen, üreten, katılımcı bir motivasyon kazandırma ve ülkemizin ihtiyaç duyduğu bilimsel çalışmalar için ilgili genç potansiyeli arttırma hedefinde olan bir topluluktur.
Danışmanlığını Prof. Dr. R. Sezer Aygün’ün yaptığı bu topluluk kurulduğu günden beri bilim adına yapılmış birçok etkinliğe imzasını atmıştır. Her sene düzenlenen ve bilimsel bir kongre tadında geçen ‘Kimya Haftası’,içeriğini üye olan öğrencilerin hazırladığı bilimsel bir dergi; ‘Tepkime’ , bilime gönül vermiş tüm öğrenci ve öğretim üyelerini bir araya getiren geziler , kokteyller bu topluluğun yaptığı etkinliklerin yalnızca birkaçıdır.

Perşembe, Eylül 01, 2005

Petrole En Yeni Alternatif - "Biyodizel"



Son yıllarda giderek yaygınlaşan ve petrole alternatif olarak gösterilen biyobenzin ülkemizde de yavaş yavaş kendinden söz ettirmeye başladı. Petrol gibi çevreye zararlı hammadde ihtiyacı olmayan ve üretimi yüksek maliyetler gerektirmeyen biyodizelin AB'de üretimi yaygın olarak tarımsal üretici birlikleri, kooperatifler tarafından yapılıyor. Uygun şartlarda üretilen biyodizelin araçların verimine ve hızına herhangi olumsuz etkisi olmadığı, buna karşın yüzde 10 enerji tasarrufu sağladığı belirtiliyor. Türkiye'de yıllık 35 milyon ton olan petrol tüketiminin yüzde 2'sinin biyodizel ile karşılanması halinde, 700 bin ton bitkisel veya hayvansal yağ gerekiyor. Bu nedenle yağ bitkilerinin üretiminin artırılması büyük önem taşıyor.

Biyodizel için atık yağlar da kaynak olarak kullanılabiliyor ve Türkiye'de 350 bin ton bitkisel atık yağ olduğu tahmin ediliyor. Mevzuat gereği bunların çevreye atılmaması, toplanıp imha edilmesi gerekiyor. İmha olayı bile çevreyi kirletiyor ancak bu yağlar biyodizel yapımında kullanıldığında hem çevre kirlenmiyor hem de ekonomik katkı sağlanıyor.

Biyodizel, kalorifer yakıtı olarak veya çim makineleri, su pompaları, testereler vb. dizelin kullanıldığı her yerde kullanılabiliyor. Makinelere, bilinen hiç bir olumsuz etkisi yok. Çevreye olumsuz etkisinin ise hemen hemen olmadığı, atıkların yüzde 99 düzeyinde çözündüğü belirtiliyor. Yeni bir sektör yaratan biyodizelin, enerjide dışa bağımlılığı azaltacağı gibi çevre kirliliğini de önleyeceği vurgulanıyor.

Yazının kaynağı için tıklayın.

Feride Özlem EKİZ

İlk Kadın Kimyagerimiz

İsmi fazla duyulmamış bir ‘ilk’. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın kimyageri olmasının yanı sıra Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nden mezun olan ilk Türk kadını.

Remziye Hisar’ın doksan yıllık roman gibi hayatı 1902 yılında Üsküp’te başladı. Zekâsının ilk sinyallerini üç yıllık Mektep-i İptidai’yi bir yılda bitirmesi ve dokuz yaşında ilk diplomasını almasıyla verdi. Buradan sonra devam ettiği İstanbul Darülmuallimatı’nı da birincilikle bitirdi ve mezun olduktan sonra Darülfünun’un Kimya bölümü’ne kaydını yaptırdı. Kimyayı seçme nedenini bir röportajında “Fen derslerinde kanunlarda olsun, buluşlarda oldun hep yabancı isimler görmek beni kahrediyordu. Fen alanında bir tek Türk ismi görememenin ezikliğini, bu dalda başarılı olursam giderebilirim sanıyordum” cümleleriyle açıklamıştır.

Azerbaycan’da ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptıktan sonra eşinin ısrarlarıyla Paris’e gitti. Adını bilim dünyasında duyurmak amacıyla Sorbonne Üniversitesi’nin Kimya Bölümü’nde öğrenim görmeye başladı. Sorbonne’da o yıllarda Langevin ve Madam Curie gibi çok tanınmış hocalar eğitim vermekteydi.

Remziye Hisar’a göre onların derslerini izlemek ve onları tanıyabilmek kendisine çektiği bütün zahmetleri unutturuyordu. Buradan Biyokimya Sertifikasını aldıktan sonra, bursu kesildiği için, doktorasına başlayamadan Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı. Uzun uğraşlardan sonra 1930’da doktorasını yapmak için yeniden Paris’e gitti. Tezini tamamladıktan sonra doçent adayı olarak yurda döndü. 1933- 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde kimya ve fiziko kimya doçenti olarak görev yaptı. 1947’de İstanbul Teknik Üniversitesi Makine ve Kimya Fakültelerinde kimya doçentliğine başladıktan sonra 1959 yılında profesör oldu. 1973 yılında ise emekliye ayrıldı.

Tam bir Cumhuriyet kadını olan Remziye Hisar aynı zamanda dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey’in ve Milletlerarası Psikoloji Cemiyeti’nin tek Türk üyesi, psikiyatrist Deha Hanım’ın annesidir.

Doksan yıllık yaşamını bağımsızlık tutkusu ve bilime olan inancıyla dolu dolu geçiren Remziye Hisar’ın şu sözleri, yaşadığı dönemi ve o dönemin bilim insanlarının mücadelesini açıklamaktadır. “Mütareke yılları biz kadınların meslek seçiminde fazla şanslı olmadığı yıllardı. Bizim kuşağın okuma tutkusu, tarihimizin bu mücadeleli günleri bilindiğinde anlaşılır ancak. Kadınların sadece öğretmenlik yapabildiği gençlik günlerime dönüp baktığımda ne çok yol aldığımızı daha iyi görüyorum.”

Şeniz UÇAR