Perşembe, Eylül 20, 2007

Mikrop tutmayan yüzeyler üzerine yeni bir çalışma

ODTÜ'lü araştırmacıların nanoteknoloji üzerine yeni çalışmaları mikrop tutmayan yüzeylerin daha ucuza üretilmesini sağlayacak.

ODTÜ Kimya Bölümü öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Nesrin Hasırcı'nın konu ile ilgili açıklamaları ve haberin tamamı CNNTURK Bilim Teknoloji sayfalarında.

"...

Türkiye'de bol miktarda rezervi bulunan zeolit madeni ile gümüşü nanoteknolojik yöntemlerle işleyip polimerlere katarak kompozit malzemeler elde edildi.
Projenin laboratuvar aşaması tamamlandığında hastane ve okul döşemelerinde su ve deterjan kullanmadan hijyen sağlanması öngörülüyor.
Malzemenin, iplik halinde sentezlenmesi ile mikrop üretmeyen kumaşlar da üretilebilecek.

...."

Haberin tamamı için buraya tıklayınız.

Perşembe, Temmuz 19, 2007

ODTÜ, Sentetik Elmas Geliştirdi.

ODTÜ Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Toppare, Yrd. Doç. Dr. Michael Pitcher ve Yusuf Nur’dan oluşan ODTÜ’lü çalışma grubu, doğadaki en sert ve dayanıklı maddelerden biri olan yapay elmas teknolojisinde yeni bir açılım getirmeyi başardılar. Prof. Dr. Toppare, elmasın doğada bilinen en sert ve dayanıklı madde olduğunu belirterek, sanayide çok geniş kullanılmasına rağmen, var olan yöntemlerle üretiminin ve işlenmesinin zor, maliyetinin ise yüksek olduğunu kaydetti. Elmasın üretiminde kullanılan polimerin pahalı teçhizatlarla ve patlayıcı özellikteki katalizörlerle yapılabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Toppare, bu nedenle bu yöntemin sanayide yaygın olarak kullanılamadığını anlattı.
Haberin devamı Hürriyet'te.

Cuma, Temmuz 13, 2007

Hidrojen Yakıt Pili Üretildi- Türkiye'de

Mynet, Sabah ve burada yayınlanan habere göre,

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (ETÜ) Nanoteknoloji ve Membran Bilimi Laboratuarı, hidrojen yakıt pili çalışmalarının ilk ürünü olan, 20 ila 100W arasında çalışabilen prototipi üretmeyi başardı.

Türkiye'deki yakıt pili çalışmalarına Haziran 2007'de başlayan ve Dr. Mehmet Sankır, Dr. Nurdan Demirci Sankır ve Bengi Aran'dan oluşan TOBB ETÜ araştırma grubu, kilovat seviyesinde güç üreten pillerin üretimi için çalışmalarına devam ediyor.

TOBB ETÜ'den yapılan açıklamada, söz konusu pillerin bütün bileşenlerinin Türkiye'de üretilebilmesinin araştırma grubunun temel hedefi olduğu bildirildi. Açıklamada, gerçekleştirilen çalışmalarla Türkiye'de yakıt pili bileşenlerinin maliyetlerinin düşürülmesi ve ticarileştirilmesinin öngörüldüğü belirtildi. Proton geçirgen yakıt pillerinin, yüksek verim ve güç yoğunluğuyla geleceğin çevre dostu enerji kaynağı olma potansiyeline sahip olduğu ifade edilen açıklamada, “Yakıt pilleri otomobillerde, evlerde ve portatif cihazlarda güç kaynağı olarak kullanılabilir. Aynı zamanda proton geçirgen yakıt pillerinin pek çok askeri uygulaması vardır” denildi.
TOBB'un haber sitesine ulaşmak için tıklayabilirsiniz.

Perşembe, Temmuz 12, 2007

Çok uzun zaman oldu...

Çok uzun zaman oldu farkındayım. Terk edilmiş gibi gözüküyor değil mi?

Bir heyecan var içimde belki tekrar canlandırırız diye. Bilemiyorum...

Tekrar başlayalım mı ne dersiniz?

Zafer KARKAÇ

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

deneme

Tepkime yayınında bir takım değişiklikler yapılıyor. Üstünde durmayın.

Salı, Nisan 18, 2006

7. Kimya Haftası

ODTÜ Kimya Topluluğu'nun her yıl geleneksel olarak düzenlediği, bu yıl 7. Kimya Haftası adıyla 20 - 21 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Etkinlik kapsamında düzenlenecek seminerleri alttaki afişte görebilirsiniz.

Tüm kimya dostlarını aramızda görmekten mutluluk duyacağız.

Pazartesi, Şubat 20, 2006

DNA'nın Biyolojik Nöbetçileri

DNA uzun yıllardan beri araştırılmasına rağmen son yıllarda çalışmalara daha da ağırlık veriliyor. Amaç DNA zarar gördüğünde kısa sürede onu tedavi edebilmek ve genetik hastalıkların kökenini araştırarak onlara çözüm bulmak. NASA’da artık DNA’yla daha fazla ilgilenmeye başladı. Çünkü astronotlar uzayda radyasyona maruz kalıyorlardı ve bu onların DNA’larında çok büyük hasarlar meydana getiriyordu. Biliyoruz ki, DNA bu tür tahribatları onaramıyor. NASA’nın desteklediği Berkeley Üniversitesi biyoloji mühendisi Susan Muller araştırmaları sonucu yeni bir teknik buldu.

DNA, çekirdeğin içinde birbirine dolanmış iplikler halinde bulunduğu için tek bir parçasını veya ipliği alıp analiz etmek oldukça kompleks ve zaman alan bir işlem. Çünkü araştırmacılar DNA’yı parçalara ayırdıktan sonra klonlayıp parçaları sıraya diziyorlar ve daha sonra onları büyüklüğüne göre tasnif edip, en son onları tekrar birleştirerek DNA analizi yapıyorlar. Bu yüzden Muller ve meslektaşı Eric Shaqfeh daha kısa ve doğrudan bir analiz metodu geliştirmeye çalıştılar. Muller’in hedefi DNA’nın ipliğini esneterek onu bir standart laboratuar mikroskobuyla incelemek. Muller tek bir ipliği incelemek için içinde akışkan sıvı bulunan birkaç mm uzunluğundaki dikkatlice tasarlanmış bir aleti kullandı. Bu alet, çok küçük havuz ve kanallardan oluşmaktaydı ve çarpı şekline benzemekteydi. Mesela sıvı akışı iki kolun içine doğruyken diğer iki kolun dışına doğruydu bu da DNA ipliklerinin bağlarının esnemesinde oldukça etkili olmaktaydı. Akışkan sıvı aleti daha önce de bir çok araştırmada kullanılmıştı ama Muller’ in kullandığı alet biraz daha kompleksti. Bu alet sadece DNA’nın esnemesine yardımcı olmuyor aynı zamanda DNA’yı florasanla etiketleyerek , ipliklerin ışık vermesiyle fotoğraflarını da çekebiliyordu.


(A) Deshmukh ve çalışanları tarafından dizayn edilmiş mikro akışkan aleti. Merkezdeki element hareket edebilmekte ve sıvı tarafından taşınabilmektedir. (B)ışık veren çubuklar sıvının aletin içinde yolunu bulmasını sağlıyorlar. “Akış, florasan mikro partiküllerinden kaynaklanmaktadır” diye açıklıyor Muller. ”Partiküllerin fotoğrafları akışın detaylarını ortaya çıkarmak için çekilmiştir.”

Muller’in çalıştığı DNA, bakterilere bulaşan bir virüse aitti ve bir çok biyoloji mühendisi tarafından kullanılan 48.000 basamaklı bir merdivene sahipti. DNA eğer hareketsiz bir ortamda sadece solüsyonun içinde akıyorsa 7 mikron uzunluğunda eğer ipliklerin bağları esnerse 22 mikron uzunluğunda elde ediliyor (buda tipik bir bakterinin DNA’sından 10 kat daha uzundur.)

İplikleri esnetmek ve koparmadan tutmak için dikkatlice yerleştirilmiş bir dizi nöbetçi akışı engeller. ”Eğer akış esnasında bir çok engel varsa DNA onların etrafına dolanır ve sıkışır engellerden kopmaya çalışırken esner” diye açıklıyor Muller.

Bir kere esnediler mi Muller florasan etiketlerini kullanmaya başlar ve DNA’nın ilginç yerlerini kilitler. İpliğin esnemesi etiketleri yerleştirmek için araştırmacıların işini kolaylaştırır. Aynı zamanda işaretleyicilerinde işini kolaylaştırır çünkü DNA esnediği zaman etiketler dolanmış karmaşık ipliklere nüfuz etmek zorunda kalmazlar.

Sağda: DNA molekülünün mikro akışkan aletinde ki görüntüleri harflerle gösterilmiştir. Akış yönü A’dan G’ye doğrudur. ”DNA esnemiş ve akış ile döndürülmüştür.İvmenin fazla olduğu alanlarda DNA esnekliği de fazladır,” diyor Muller.

Astronotları radyasyondan korumak hala çözülememiş bir problemdir. Bu probleme olan bir çok yaklaşım koruyucu elbiseye ve astronotların maruz kalacağı radyasyonunun sınırlandırılmasına dayanmaktadır. Uzayın derinliklerinin güvenli bir şekilde keşfedilmesinden önce radyasyon problemi çözülmelidir.

Bazı genler mutasyon geçirmeye eğilimlidir ve hastalıklara sebep olurlar. Sözgelimi, meme kanseri gen mutasyonu sonucu oluşan bir hastalıktır. Bazı genlerse radyasyona maruz kalınmadan çok daha kolay hasar görebilir . Muller’in çalışmaları da yukarıdaki örnekler gibi radyasyona ve mutasyona daha dayanıklı astronotlar bulmayı öngörüyor, bu yüzden çalışmalar belli sayıdaki astronotla sınırlı kalmıştır. Muller : ”Bu alet, yüksek risk taşımayan mutasyona uğramış genleri araştırmak için kullanılabilir çünkü belirli bir gen veya dizi için bakılıyor olacak. Radyasyondan zarar görmüş genler gibi.”

Muller’in metodu kompleks olmadığı ve alet taşınabilir olduğu için DNA analizörü olarak geleceğin teknolojisi olabilir. Böylelikle astronotlar kendi DNA’larını inceleyebilir bir sorunla karşılaştıkları zaman önlem alabilirler. Fakat ilk etapta astronotların DNA’larının uğrayacakları zarardan korunmaları için uzay yürüyüşlerinden kaçınmalı ve yolculuğun geri kalan kısmını gemilerinin en korunaklı yerlerinde geçirmeleri gerekmektedir.

Muller’in DNA “nöbetçileri “ diye adlandırdığı aletten astronotların dışında bir çok insanda yaralanabilecek. Bu alet genlerin herhangi bir kısmının incelenmesinde, belli bir hastalığın seyrini gözlemlemede kullanılabilecek. Hatta tıbbi araştırmacılar, kriminoloji uzmanları ve ilaç üreticileri bu metottan yararlanabilecek. Muller’e göre bu işi yapmak için bir çok neden var çünkü bir çok temel bilim akışla büyük moleküllerin nasıl oluşturulacağını anlamaya başlayacaklar ve yanıtlanmamış bir çok soruya yanıt arayacaklar.


Çeviri :
Nazmiye AKÇA ve Yasemin ALTUN

Pazar, Ocak 22, 2006

Güneş Enerjisinde Yeni Bir Güç

İlk insanlardan 21.yüzyıla kadar insanlar çeşitli aletler icat ettiler. İlk zamanlar taş, kemik ve ağaç dallarını kullandılar. Daha sonraları evrim sürecinde zekaları gelişti bu ilkel insanların ve taş, kemik ve ağaçların dışında malzemeler bulmaya ve ellerindekini daha da geliştirmeye başladılar. Yıllar içinde yorulmaya başladılar ve insan gücüne gerek duymadan hareket edebilecek aletler, makineler, yaptılar ve anladılar ki bu makineler işlerini kolaylaştırmaktan öte daha önce yapamadıkları şeyleri yapmalarına olanak veriyordu.

Bu makinelerin içinde çalışması için yakıta ihtiyacı olanların endüstri sektöründe apayrı bir yeri vardı. Çünkü bunlar hiç büyümeyen bebekler gibiydiler; sürekli temiz tutacaksın, yağlayacaksın, eskiyen parçalarını değiştireceksin (bebeklerde uygulamayınız!!), yakıtını vereceksin ki senin için yararlı bir şeyler yapsın (bebeklerin pek yapmadığı bir şey).

Tabi ki ilk dönemlerde özellikle yakıt sıkıntısı pek çekilmiyordu çünkü Dünya yeterince kaynağa sahipti. Zamanla teknoloji gerçekten hızlı gelişti. Üretilen makine sayısı ve üretim kapasitesi arttı. Doğal olarak kullandığımız yakıt kömürdü (fosil yakıtlar), fosil yakıtlar doğada gayet fazlasıyla bulunmaktaydı. Ama ortada bir problem vardı. Fosil yakıt kullanımından dolayı atmosferimiz kirleniyordu ve bu kirlilik gerçekten önemli boyutlara ulaşmıştı ki, bu kirlilik hala günümüzde de büyük bir problemdir.

Kirliliğin sebebi olan fosil yakıt kullanımını azaltmak için diğer enerji kaynaklarına el attık: hava, su, güneş, (,tahta!), radyoaktif maddeler. Güneş sürekli bizimle ve her yerde olduğu için (en azından 5 milyar yıl daha) tartışılmaz bir enerji kaynağı olmuştur. Peki biz Güneş’ten ne kadar yararlanıyoruz? Temel olarak Güneş’ten iki yolla yararlanıyoruz: ya ısısını topluyoruz ya da ışığını dönüştürüyoruz.

İlkinden bahsedecek olursak; bu teknikte çukur aynaların özelliğinden faydalanarak Güneş ışığını daha doğrusu ısısını bir noktada toplayarak üretilen su buharıyla elektrik enerjisi elde ediliyor. Burada verim yaklaşık olarak %40’tır.

İkinci yolda ise Güneş ışığının enerjisi ile moleküllere elektron transferi yaptırılıyor (valla kendileri isteyerek yapıyor!) ve bu elektron akımından doğan elektrik enerjisi kullanılıyor. Bu teknikte kullanılan maddeler şöyle sıralanabilir: kristal silisyum, galyum arsenit (GaAs), amorf silisyum, kadmiyum tellürid (CdTe), bakır indiyum diselenid (CuInSe2) ve bunlarla birlikte optik yoğunlaştırıcı hücreler de kullanılmaktadır. Güneş pilleri en yaygın biçimde silisyum(Si) kullanılarak yapılıyor. Bu teknikteki verim ise yaklaşık olarak %20’dir.

Görüldüğü gibi Güneş’ten enerji kaynağı olarak yararlanmamız yarı yarıya verimlilikle bile olamıyor ve bundan daha önemlisi bu verime karşılık olarak çok büyük miktarlarda para harcanıyor bu teknolojilere. Yaklaşık 15 yıldır bilim adamları daha ucuza Güneş’ten nasıl yararlanabiliriz, daha doğrusu ne olacak bu silisyum güneş pillerinin hali diye yakınıyorlar.

Neyse ki, daha ucuza ama daha az verim veren bir yöntem keşfettiler : organik temelli güneş pilleri. Baktılar inorganik maddeler pahalı(!) dediler ki; hadi organik bir şeyler olsun hem ucuz olur hem de uygulaması daha uygun olur. Evet organik tabanlı güneş pillerinin maliyeti silisyum tabanlılara göre daha ucuz ve bunlardan yararlanmak o kadar kolay ki neredeyse üstünüze bile giyebilirsiniz! Bu tür kolaylıklar organik tabanlı güneş pillerinin %5’lik veriminin göz ardı edilmesini sağlıyor.





Bir Organik Güneş Pili Yapısı. Zn-Phthalocyanine electron sağlayıcı , C60 elektron alıcıolarak kullanılıyor. Şeffaf ITO (Indium-Tin-Oxide) ve aluminyum elektrod görevi görüyorlar. PEDOT:PSS ve Bathocuproine tampon katmanlar elektrodların fiziksel ve elektriksel özelliklerini ayarlıyorlar.



Organik güneş pilleri kabaca bir hamburger ( standart iki ekmek bir köfte tarzında) gibi tasvir edilebilir. Ekmekler elektron alan ve elektron veren organik maddeler(boyalar), köfte ise elektron akışına izin veren yarı-iletken. Organik güneş pillerini silisyum tabanlıların üstünde tutan en büyük özelliği ise çok çok çok çok ince olmasıdır. Bahsettiğimiz elektron akışının verimli olması için hamburgerimizin ince olması gerekir, ki burada yaklaşık 50nm’lik bir incelikten bahsediyoruz. İşte bu özellikten dolayı bu tür pilleri her yerde kullanabiliriz: camlarda, arabalarımızın tavanlarında, giysilerimizde, güneşliklerimizde, vb . Bu kadar kolaylığın tabi azıcık zor yanları da var. Öncelikle organik solüsyonlar ışık altında uzun süre sağlam/durağan kalamıyorlar. Isı ve nem faktörleri de elektron transferlerinin etkili olmasında( dolayısıyla verimde ) önemli rol oynuyorlar. Ayrıca ortamda çok elektron bulunması da ayrışma reaksiyonları başlatabilir. Bu tür olumsuzluklar üretim aşamasında solüsyonlara eklenen malzemelerle azaltılabilir, örneğin organik solüsyona MgI eklenmesi ultraviyole ışığa karşı narinliği önemli ölçüde azaltıyor(maganda bir pil çıkıyor ortaya).

Özetlemek gerekirse organik güneş pillerinin kullanımı güneş enerjisinin ucuzlamasına sebep olacak. Daha da önemlisi kullanım kolaylığından ötürü kullanım alanı çok büyük boyutlara ulaşacak. Dizüstü bilgisayarınızı güneşli günlerde rahatça, aman ya pili biterse diye düşünmeden kullanabileceksiniz. Arabanızın aküsünü tek başınıza doldurabileceksiniz. Tümüyle camdan apartmanınızın elektrik harcamalarını her gün tozunu aldığınız camınız karşılayacak, ve daha niceleri (aklıma başka bir şey gelmedi ya!!) .

Derleyen: Serkan TAN

Salı, Ekim 11, 2005

Hidrojen ve Ötesi -- Temiz Enerji


Hidrojenin fosil yakıt yerine kullanılması 30 yıllık bir hayal. Son 3 yılda yapılan ilerlemelerse bu hayli gerçeğe dönüştürmek üzere. Önceleri hidrojen yakıtlı araçların düşük dinamik performansı umitleri zedelesene BMW hidrojen yakıtlı araçlar konusuna son noktayı Eylül 2004'te koydu. Fransa’daki Miramas Proving Grounds da yapılan hız rekor denemesi büyük bir başarıyla sonuçlandı. BMW ‘nin Hydrogen Racer H2R modeli V12 motoruyla saatte 302.4 km hıza ulaşarak hidrojen yakıtlı araçlara geçişteki en büyük endişeyi ortadan kaldırmış oldu... Peki neden bütün bu çalışmalar? Nedir çalışma prensibi bu araçların? Ve en önemlisi Nedir Hidrojenin yakıt olarak bize ve dünyaya katkıları ? İste bu yazıda bu sorunların cevabını bulmaya çalışacağız.

Neden hidrojen ...?

Şu anki yakıtların en büyük sorunları ne?

1)Tükeniyor olmaları
2)Çevre kirliliği...

İste bu noktada hidrojenin akla gelmesi hiç de şaşırtıcı değil aslında... Çünkü;

1) Hidrojen yeryüzündeki en yaygın ve en hafif element.

2) Suyun ve bütün organik bileşiklerin yapısında bulunmasının yanında biyolojik döngünün bir parçası olması nedeniyle çevreyle tamamen uyumlu.

Bunlara ek olarak hidrojenin birçok özelliği yakıt olarak kullanılmasını cazip hale getiriyor.

Öncelikle hidrojen hem gaz hem de siryojenik sıvı (düşük sıcaklıklarda sıvılaşan gaz) şeklinde depolanabildiği için taşınması sorun yaratmıyor. Ayrıca zehirli olmayan ve kokusuz bir gaz olan hidrojen (sıvı formda) tüketilen yakıt ağırlığı olarak benzinle karşılaştırıldığında , 3 kat daha fazla enerji veriyor. Ayrıca hidrojen yakıldığında ürün olarak karbondioksit değil su açığa çıkarıyor. İste bütün bu özellikler bir arada düşünüldüğünde uzmanlar geleceğin yakıtını bulduklarına inanıyorlar.


Hidrojen doğada bileşikler halinde bulunmasına rağmen saf halde bulunmuyor. Hidrojen çoğunlukla suda, çeşitli hidrokarbon formlarında ve diğer kimyasal bileşikler içinde mevcut. Bundan dolayı, hidrojenin enerji amacıyla kullanılabilmesi için bir takım dönüşüm proseslerinden geçmesi gerekiyor.

Şu anda dünyada her yıl yaklaşık 600 milyar metreküp hidrojen elde ediliyor. Peki bu hidrojen nasıl üretiliyor? Bu hidrojen; doğal gazın işlenmesi, kola üretimi veya klorun elektrolizi gibi proseslerde açığa çıkıyor.

Hidrojen enerjisi ile çalışan araçlarda temel prensip güneş enerjisi yardımıyla sudan elde edilen sıvı hidrojeni yakıt olarak kullanmak. Öncelikle güneş enerjisinden elde edilen elektrik (fotovoltaik hücreler yardımıyla), suyu bileşenleri olan hidrojene ve oksijene ayırmak için kullanılıyor. Ayrılan oksijen atmosfere salınırken, hidrojen çok düşük sıcaklıklarda (-253 C ) sıvılaştırılıp depolanıyor. Bu depolanma sırasında hidrojen gaz halinin 1000 de biri kadar bir hacme küçülmüş oluyor. Aracın iç ve dış duvarları arasında bulunan 70 kat alüminyum ve fiberglas tabaka hidrojenin bu düşük sıcaklıklarda kalmasını sağlıyor. İçten yanma sırasında sıvılaştırılan bu hidrojen oksijenle birleşiyor ve bu birleşme sırasında hidrojen doğaya tekrar su olarak dönerken, açığa çıkan enerji aracın çalışmasını sağlıyor.

Sıra geldi en önemli soruya:

Hidrojenin yakıt olarak kullanılmasının insanlığa yararı ne ölçüdedir?

Fosil yakıtlarla karşılaştırıldığında en önemli yarar tabi ki çevreci bir teknoloji olması. Çalışma prensibinde de anlaşılabileceği gibi hidrojenle çalışan bir motorun çalışması sonucu elde edilen tek yan ürün su. Bu da teknolojinin çevreciliğinin en büyük kanıtı. Diğer önemli bir yarar ise hidrojenin yeniden elde edilebilirliği. Sistemin çalışma prensibinde anlatıldığı gibi sistemin girdisi olan su aynı zamanda ürün olarak da karşımıza çıkıyor. Ayrıca hidrojenin yeryüzündeki en yaygın madde olması -ki fosil kaynakların 100 sene içinde tamamen tükeneceği de düşünülürse- hidrojenin yakıt olarak kullanılmasını vazgeçilmez kılıyor. Ayrıca bu teknolojide tüketilen kaynağın sadece su ve güneş enerjisi olduğu göz önünde bulundurulursa ekonomik açıdan çok daha ucuz yakıt tüketimi de sağlanabilecek.


İşte bütün bu yararlar ve araçların performansı göz önüne alındığında geleceğin yakıtının adı da akılarda yavaş belirmiş oluyor . Hidrojen...


E. Görkem GÜNBAŞ

Salı, Ekim 04, 2005

Petrol Dar Boğazına Alternatif: Biyodizel

Bir sabah kalktınız canınız çekti ve patates kızarttınız kendinize. Üstünüzü değiştirip evden çıkarken hatırladınız ki otomobilinizin deposu boş. Mutfağa gidiyorsunuz ve biraz önce yediğiniz patates için kullandığınız yağ ile daha önceden bir kenarda biriktirdiklerinizi birleştiriyorsunuz, içine biraz etanol katarak iyice karıştırıyorsunuz ve aracınızın deposuna koyuyorsunuz hepsi bu. Yaklaşık 10 yıldır dünyanın birçok ülkesinde insanlar artık dizel araçlarda bitkisel yağlarla esterleştirilmiş biyomotorin kullanıyorlar çünkü hayatımızın vazgeçilmez enerji kaynağı olarak görülen petrolün saltanatı sona eriyor. Biyodizel de bilim dünyasının yok olan enerji kaynaklarının yerine sunduğu yeni alternatiflerden bir tanesi.

Günümüzde kömür, petrol, doğal gaz gibi fosil kökenli, birincil enerji kaynakları yanı sıra, yeni-yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji teknolojisinde değerlendirilmesi konusuna artan bir ilgiye ve uygulama yoğunluğu gösterilmektedir. Yeni-yenilenebilir enerji kaynakları içinde en büyük teknik potansiyele “Biyokütle” sahiptir. Ana bileşenleri karbonhidrat bileşikleri olan bitkisel ve hayvansal kökenli tüm maddeler "Biyokütle Enerji Kaynağı", bu kaynaklardan üretilen enerji ise "Biyokütle Enerjisi" olarak tanımlanmaktadır. Bitkisel biyokütle, yeşil bitkilerin güneş enerjisini fotosentez yoluyla doğrudan kimyasal enerjiye dönüştürerek depolanması sonucu oluşmaktadır. Fotosentez ile enerji içeriği yaklaşık olarak 3.10 21 J/yıl olan organik madde oluşmaktadır. Bu değer dünya enerji tüketiminin 10 katı enerjiye karşılık gelmektedir. Odun (enerji ormanları, çeşitli ağaçlar), yağlı tohum bitkileri (kolza, ayçiçek, soya v.b), karbonhidrat bitkileri (patates, buğday, mısır, pancar, enginar, v.b.), elyaf bitkileri (keten, kenaf, kenevir, sorgum, miskantus, v.b.), protein bitkileri (bezelye, fasulye, buğday v.b.), bitkisel artıklar (dal, sap, saman, kök, kabuk, v.b.), hayvansal atıklar ile şehirsel ve endüstriyel atıklar biyokütle enerji teknolojileri kapsamında değerlendirilmekte ve mevcut yakıtlara alternatif çok sayıda katı, sıvı ve gaz yakıtlarına ulaşılmaktadır. Biyokütle kökenli, en önemli Diesel motoru alternatif yakıtı biyomotorindir. Biyomotorin ( Biyodiezel), biyodizel, Dizel-Bi, Yeşil Dizel adları ile de bilinmektedir.

Bitkisel yağlardan transesterifikasyon reaksiyonu (bir esterin bir alkolle asit ortamında tepkimesidir. sonuçta o alkolün esteri oluşur )[alkiliz] ile biyomotorin elde edilmektedir. Transesterifikasyon reaksiyonunda yağ, monohidrik bir alkolle (etanol, metanol), katalizör (asidik, bazik katalizörler ile enzimler) varlığında ana ürün olarak yağ asidi esterleri ve gliserin vererek esterleşir. Ayrıca esterleşme reaksiyonunda yan ürün olarak di- ve monogliseritler, reaktan fazlası ve serbest yağ asitleri oluşur. Biyomotorin üretiminde bitkisel yağ olarak kolza, ayçiçek, soya ve kullanılmış kızartma yağları, alkol olarak metanol, katalizör olarak alkali katalizörler (sodyum veya potasyum hidroksit) tercih edilmektedir. Hayvansal yağlar da biyomotorin üretiminde kullanılabilir. Üretim teknolojisinde zorluk bulunmamaktadır. Üretimdeki en önemli nokta biyomotorinin saflık derecesidir. Bu nedenle rafine edilme aşaması önem kazanmaktadır. Biyomotorin
%99 değeri üzerinde saf üretilmelidir.

Dizel motorlarda yakıt olarak kullanılan ve yenilenebilir biyolojik maddelerden türetilen yakıtlar biyodizel olarak adlandırılır . Hayvansal yağlar ile soya fasulyesi, mısır ve ayçiçeği gibi bitkisel ürünlerin yağlarından biyodizel yakıt üretiminde faydalanılır. Biodizel saf olarak kullanılabileceği gibi petrolden elde edilen dizel yakıtla karıştırılarak da kullanılabilir. Sebze yağlarının yakıt olarak kullanılabileceğini ilk olarak 1900'lü yılların başında Rudolph DIESEL yer fıstığı yağıyla dizel motoru çalıştırarak göstermiştir. Fakat petrol hazır bir sektör olduğu için yaygınlaşması ancak bazı özel olaylar sonucu ve kısıtlı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı, 1970'lerdeki petrol darboğazı ve yeni dönemde çevre bilincinin artması yeni enerji kaynaklarına ilgiyi artırmıştır. Biyodizel ismi ilk olarak 1992 yılında Amerika Ulusal SoyDizel Geliştirme Kuruluşu tarafından telaffuz edildi. Kimyasal olarak yenilenebilir yağ kaynağından türetilen uzun zincirli yağlı asitlerin mono alkol esterleri olarak tanımlanır. Yani biyolojik kaynaklardan elde edilen ester tabanlı bir tür oksijenli yakıttır ve sıkıştırmalı (dizel) motorlarda kullanılabilir. Mazotla belli oranlarda karıştırılarak kullanılabilir. Bu oran; ekonomi, gaz emisyonu, yanma özelliği gibi birçok faktöre bağlıdır ve %20'lik karışım kullanılır. Bakterilerle ayrışabilen, zehirsiz, sülfürsüz ve hoş kokuludur. Bitkisel yağların metil veya etil esteridir. Bu konuda araştırma ve üretim yapan ülkelerin favori ürünü soya fasulyesidir. Elde edilen bitkisel veya biyolojik yağlar alkolle (genelde metanol) karıştırılır ve sodyum hidroksitle tepkime hızlandırılır. Kimyasal reaksiyon sonunda bir ester ve gliserin oluşur. Ester yakıt olurken gliserin de değerli bir ürün olarak birçok sektörde kullanılır. Biyodizel verim olarak mazota yakın ve motor performans olarak eşdeğerdir. Biyodizelin diğer yakıt türlerine göre avantajlarına gelince;


Çevre dostu

Yenilenebilir hammaddelerden elde edilebilen,

Atık bitkisel ve hayvansal yağlardan üretilebilen,

Anti-toksik etkili olan,

Biyolojik olarak hızlı ve kolay bozunabilen,

Kanserojen madde ve kükürt içermeyen,

Yüksek alevlenme noktası ile kolay depolanabilir, taşınabilir ve kullanılabilen,

Yağlayıcılık özelliği mükemmel olan,

Motor ömrünü uzatan,

Motor karakteristik değerlerinde iyileşme sağlayan,

Kara ve deniz taşımacılığında kullanılabilen,

Isıtma sistemleri ve jeneratörlerde kullanıma uygun,

Stratejik özelliklere sahip,

Mevcut Diesel motorlarında hiçbir tasarım değişikliği gerektirmeden kullanılabilen,

Ticari başarıyı yakalamış bir yeşil yakıttır.


AB ülkelerinde klasik dizel yakıt içerisine %2 oranında karıştırılıyor. 2005 yılında %5.75, 2010 yılında %10, 2020 yılında %20 oranları hedeflenmiştir. Çevreye çok daha az zarar verirken, sürekli yenilenen kaynaklardan elde edilmesi en büyük avantajı.

Aynı zamanda elde edilmesi gereken bitkisel üretimden sağlanma zorunluluğu, alternatif ürün konusunda sıkıntı çeken kırsal kesimde yasayan, hayatını tarımdan kazanan insanlara ciddi bir alternatif olabilir. Almanya ve Belçika'da başlı başına bir yakıt olarak, karıştırılmadan satılmaktadır. Dizel yakıtlardan biraz daha pahalı olmakla beraber, kalorisi daha yüksek olduğundan dolayı her hacim birim başına daha fazla yol katedilebilir ki bu da işin maddiyatını düşünenleri ikna etmekte.

Biodizel üretim işleminin yan ürünü olarak çıkan gliserin de diğer alanlarda kullanılmak için ayrılır. yenilenebilir kaynaklardan üretilmesi ve atık madde emisyonlarının fosil motorine göre daha düşük olması nedeniyle gelecekte benzine oldukça iyi bir alternatif olacağı düşünülmektedir. Günümüzde Avrupa ülkelerinin bir kısmında benzincilerde biyodizel satılmakta ve dizel araçlar herhangi bir motor modifikasyonuna gerek duymadan bu yakıtı kullanabilmektedir.

Tüm olumlu yanlarına rağmen biyodizelin viskozitesinin yeterli olmadığı için
özellikle yakıt donanımında tıkanma ve bir takım sorunlara sebebiyet verebilmektedir. Dizel motorların en problemli yanlarından birinin yakıt donanımları olduğu düşünülecek olduğunda biyodizelin daha da iyileştirilmesi veya katkı maddeleriyle desteklenmesi zaruret haline gelmektedir.

Ancak biyodizelin en temel ve düşündürücü olan problemi çok büyük miktarlarda bitkisel yağın bu yakıtın üretimine yöneltilmesi gerekliliğidir. Fiyatı, yetiştirme zahmeti ve hızı, içerdiği değerlendirilebilir yağ miktarı bakımından bu işe en uygun bitki olan kolza bitkisinden tüm fosil yakıtların yerine geçecek şekilde dizel üretimine geçilmesi durumunda, sadece Almanya'nın yakıt ihtiyacını karşılamak için bile bütün Avrupa'nın baştan başa kolza tarlalarıyla dolması gerekecektir. Biyodizel petrol kaynaklı dizellerle sorunsuz karıştırılabildiği için yapılacak en mantıklı iş satılan dizel yakıtlara üretilen miktar kadar bitkisel kaynaklı ürün eklemek olacaktır.

Biyodizel Türkiye'de mevcut olanaklarla uygulamaya alınabilecek en önemli alternatif yakıt seçeneklerinden biridir. Ülkemizde kara taşımacılığının önemli bölümünde ve deniz taşımacılığında Dizel motorlu taşıtlar kullanılmaktadır. Ayrıca endüstride jeneratörler için önemli miktarda motorin kullanılmaktadır. Petrol tüketimimizin ancak %15'i yerli üretimle sağlanabilmektedir. Petrol ürünleri tüketimi içinde ise, en büyük pay %34 değeri ile motorine aittir. Biyodizel kullanımı ile petrol tüketiminde ve egzoz gazı kirliliğinde azalma gerçekleşecektir. Biyodizel üretmek ve kullanmak için Türkiye yeterli ve uygun alt yapıya sahiptir. Türkiye'de kolza ( kanola) , ayçiçek, soya, aspir gibi yağlı tohum bitkilerinin enerji amaçlı tarımı mümkündür. Hükümetin aldığı son tasarruf önlemleri kapsamında tarımda sadece kanola ve soya ekimine destek verilme kararı alınmıştır. Bu durum, çiftçiye bir yön vermektedir. Kanola ve soya ekimi ek bir bedelle desteklenmektedir. Kışı ılıman geçen bölgelerimizde kanola ikinci ürün olarak da ekilebilir. Tarımı sorunsuz ve maliyeti buğday ve ayçiçeğinden az olan kanola, Türk çiftçisi için önemli bir kurtarıcı olacaktır. GAP Bölgesi'nde 10 milyon dekar alanda sulu tarım olanağı vardır; bölgede pamuk yanı sıra dönüşümlü olarak kanola ve/veya soya ekimi olumlu olacaktır. Çok genel bir hesaplama ile, GAP Bölgesi'nde kanola ve/veya soya ekimi ve biyodizel üretimi ile yılda 1.5 milyon ton biyodizel üretilebileceği söylenebilir. Enerji amaçlı tarımın, Türkiye tarım politikası içinde yer alması, çiftçinin yönlendirilmesi yararlı olacaktır.

Derleyen : Ümit Sarıyıldız

Kaynaklar :

www.aytbiodiesel.com
www.biyomotorin-biodiesel.com/info.html
www.biyomotorin.com
www.biyomotorin-biodiesel.com
www.petrogas.com.tr
www.avfenerji.com

Havai Fişek ya da Kimyalı Fişek

Hangimiz sevmeyiz ki havai fişekleri? Festivallerde ve gece şenliklerinde kullanılan havai fişekler genellikle kartondan yapılan ve içine özel bir patlayıcı karışımı konulan uzun silindirik biçimindeki kovanlardan oluşurlar. İçlerindeki bu dolgu malzemesi ‘Piroteknik Karışım’ olarak da adlandırılabilir. Bu çok özel karışım, havanın oksijeni olmadan da yanabilmeyi gerçekleştirir. Normal şartlar altında kapalı bir kabın içerisinde yanan mumun, içerdeki oksijen miktarı azaldıkça buna bağlı olarak sönmesi gerekirken, fişek kovanın içinde hava bulunmadığı halde karışımını tüketene kadar yanmasını sürdürür. Bunun sebebi, karışımdaki maddelerden birinin sürekli olarak oksijen açığa çıkarması ve kapalı kovandaki yanma olayının buna bağlı olarak sürmesidir.

Uzun yıllar boyunca bu fişek karışımında potasyum nitrat kullanıldı. Oksijen verici bir madde olan potasyum nitrata ‘Güherçile’ de denilmektedir. Havai fişek sanayisinin doğuda gelişmesinin en büyük sebebi olarak da güherçilenin daha çok doğu ülkelerinde bulunması gösterilebilir. Özellikle de Çin kükürt, güherçile tuzu ve de odun kömürünü harmanlayarak dünya tarihindeki ilk havai fişekleri piyasaya sürdü.

Bu yeni eğlence ürününe rağbet arttıkça havai fişek sanayii de kendini yeniledi ve renklileri üretilmeye başlandı. 19.yy. a kadar havai fişekler sadece sarı alev renginde yanarlardı. Oysaki 18.yy.da potasyum nitratın kimyasal bileşimle elde edilmesi renklilerinin yapılmasına olanak sağladı. Çünkü potasyum kloratlı karışım yeterince ısı çıkaracak kadar yandığında, bu karışıma katılan çeşitli metaller gaz haline gelerek alevi renklendirebiliyorlardı. Böylece baryum tuzlarıyla yeşil, stronsiyomla kırmızı, sodyumla da sarı kıvılcımlar saçan havai fişekler yapıldı. Bakırda ise potasyum kloratın yanmasıyla açığa çıkan klor gazının etkisiyle mavi renk verdiği anlaşıldı. İlginç değil mi?

Derleyen: Ayşegül Gizem Erboğa

Cuma, Eylül 30, 2005

Moleküler Makinelerin Yükselişi


Virüs ya da bakteri boyutlarında, ama tümüyle bizim kontrolümüzde bir nano-robot düşünün. Bunlardan binlercesini enjeksiyonla hastaya veriyoruz. Zarar görmüş dokuya ya da organa yönlendiriyoruz. Orada gereken onarımı yapıyorlar; ya da enfeksiyona yol açan organizmalarla “savaşıyorlar”. Ellerinde hiçbir bakteride olmayan silahlar var. Belki bir “quantum-dot” lazeri; belki de bir termal silah. Ya da tümüyle mekanik, hibrid-teknoloji (biyo-nano). İşleri bitince hepsini tekrar geri alıyoruz. Fantezi mi? Evet!

Ama sadece bugün için. Dünyada birkaç laboratuarda bizi bu hedefe ulaştırabilecek çalışmalar yapılıyor. Bu araştırmacıların tamamına yakını, en azından şimdilik, kimyacı. İlk hedef moleküler makineler. Moleküllerin bir çözelti içinde kinetik enerjileri ile ilişkili bir hareketlilik içinde olduğunu biliyoruz. Ama bu hareketin yön üzerinde bir kontrolümüz olduğu söylenemez. O zaman hedefimize giden ilk basamak da moleküler hareketin kaynağı olmalı. İşte bugün buradayız!

Moleküler hareketin kontrolüne yönelik çalışmalar, bugün hemen hemen tümüyle uzun yıllar çok ilgi görmemiş iki grup moleküler sistem üzerinde yoğunlaşıyor: rokatsan ve katenanlar. Rokatsan ve katenanlara mekanik olarak kilitlenmiş mekanik olarak kilitlenmiş moleküller de deniliyor. Rokatsanları anlamak için şöyle düşünün. Bir yüzüğün içinden bir kalemi geçirin. Sonra da kalemin iki ucunu da elinizle tutarak yüzüğün çıkmasını engelleyin. İşte bu işlemi molekül düzeyinde yaptığınız zaman bir rotaksan elde ediyorsunuz. Yüzük molekülünün, kalem (ya da kalem + iki el) molekülü ile bir kovalent bağı yok. Ama yine sterik nedenlerden dolayı çıkması mümkün değil. Katenanları ise iç içe geçmiş iki halkalı molekül olarak düşünebilirsiniz. Yine aralarında kovalent bağ yok. Bu tip moleküllerin sentezi uzun yıllar pratik bir anlam taşımayacak kadar çok zor ve çok düşük verimli olmuştu. Halen UCLA’ da araştırmalarına devam eden Frasier Stoddart bu tip moleküllerin sentezini kolaylaştıran bir yöntem geliştirdi: yüzük molekülü ile kalem molekülü arasında güçlü bir kovalent olmayan etkileşim olursa, sentez verimi %80e aşıyordu. Daha sonra şu denendi: kalem molekülü üzerinde yüzük molekülünü tanıyacağı ya da etkileşeceği bir değil iki bölge olsa, yüzük molekülünü kendi kontrolümüzde bir bölgeden diğerine hareket ettirebilir miyiz? Bugün buna cevabımız “evet”tir. Bunu elektrokimyasal olarak, ya da sadece pH’ı değiştirerek yapabiliyoruz. Bunlara “moleküler mekik” deniyor. Moleküler hareketi kontrol edebiliyoruz.

Bugün bulunduğumuz noktadan moleküler makinelere ve nano-robotlara ne kadar mesafe var? Hareketini kontrol edebildiğimiz bu süper moleküler sistemleri, yine bir süper moleküler şifreden (moleküler tanımadan) yararlanarak kendiliğinden bir araya getirebileceğiz. Burada çok yeni bir şey yok; hücre içinde sentezlenen proteinlerin bi kısmı birbirlerini kovalent olmaya etkileşimlerle tanıyıp bir araya gelerek ileri fonksiyonları olan birimleri oluşturduğunu biliyoruz.

Sonuç olarak; moleküler makinelere giden yoldaki hızımızı bilim dünyasının kolektif hayal güce ve yaratıcılığının sınırları belirleyecek. Yine de o hedeflere ulaşabileceğimize kuşku yok. Çünkü şu an zaten milyarlarca, belki trilyonlarca biyolojik nano robot vücudunuzda dolaşıyor. Ne yazık ki sizin kontrolüzün dışındalar. Şu anda neler yapıyorlar acaba?

Prof. Dr. Engin U. AKKAYA
ODTÜ Kimya Bölümü

Salı, Eylül 27, 2005

Söyleşi : Prof. Dr. Levent TOPPARE

Geçtiğimiz aylarda Prof. Dr. Erdal İnönü "Ölmeden önce bir Türk bilim adamının Nobel aldığını görmek isterim" dedi. Milliyet gazetesinde de yayınlanan bu haberde, bunu başarabilecek isimler olduğunu da söyledi. Bahsi geçen bilim insanlarından biri de Prof. Dr. Levent Toppare. Kendisiyle daha önce yaptığımız ve TEPKİME dergisinde de yayınlanan söyleşiyi aşağıda okuyabilirsiniz.

Merhabalar! Okurken keyif alacağınızı umarak dergimiz geçmiş sayılarında yayınlanan bir söyleşiye yer vermek istiyoruz. Konuğumuz değerli hocamız, başarılı bilim adamı, Sn. Prof. Dr. Levent Toppare.

İlk olarak, kimya alanına girme kararınızı, nasıl verdiğinizi sormak istiyoruz....

Kararımı, lise ikinci, sınıfta iken vermiştim. Kimya dersini, hocamı, çok seviyordum. Kimyaya diğer bilimlerden daha sıcak baktım. O sene okulları, araştırdım, tercihim ODTÜ oldu. Daha yakından tanımak için ODTÜ’ye geldim. Yer yurt bilmiyoruz tabii, ben kimya bölümünün yerini sordukça insanlar bana "Hangi kimya?" diye sordular... Meğer iki kimya varmış; kimya mühendisliğiymiş diğeri de... İki bölüme de gittim ve bilgi aldım, kimya bana daha cazip geldi ve kararım o zaman netleşti, ben kimya okumalıydım! Kararını önceden ve mantıklı düşünerek verirsen başarırsın.

Okulumuzda bilimin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Altyapımız ve yetişmiş insan gücümüz gerçekten iyi ancak motivasyon eksiğimiz var... Liyakat yok sistemde. Çalışanın çalışmayandan ayırt edildiği bir ortam olmalı, demokrasi budur bana göre; insanları çalışmasıyla ayırt etmek, hatta kayırmaktır demokrasi. Herkese aynı maaşı vererek çalışanı ayıramazsınız, eşitlik burada bozulur işte! Yurtdışında geliştirilmiş bir sistem var maaşlar üzerine; çalışmaya teşvik ve motivasyon amaçlı, çalışmayla, araştırmalar ve yayınlarla orantılı olarak kazanç elde ediliyor. Bu bizde de olmalı.

Kimya araştırmaları sanayide ne kadar yer tutuyor diye merak ediyoruz hocam...

Bence yanlış bu yaklaşım... Bilim ne zaman işe yarayacak diyerek yapılmamalı, uygulamanın nereye varacağı baştan bilinmemeli bilimde. Endüstri ve devlet bilime destek olmalı, ancak bilimin amacı onlara hizmet etmek olmamalı. Bugünkü araştırmaların sonu. belki 50 sene sonra işe yarar, belki de hiç yaramaz... Elektronspini kimin umurundaydı, eskiden? Ancak soru sorulmasaydı, elektron spini üzerine çalışmalar yapılmasaydı, gün ESR teknolojisi nasıl kullanılabilirdi? Bu nedenle, bilime sürekli yatırım yapılmalı… Endüstri, parayı sokağa atar gibi belki bilime harcama yapmalı, gelişmiş devletlere (özellikle Amerika'da) olduğu gibi.

Ülke gençlerinin temel bilimlere yaklaşımı sizce nasıl?

ÖSS gereği bir terslik var, arz-talep yanlış işliyor. Yanlışlar çok ve düzeltecek kurum yok... Gençlik mühendisliklere yönlendiriliyor. Halbuki sayı ve kalite açısından yeteri kadar mühendisimiz var, biz bilim üretemiyoruz. Zeki, kafası çalışan insanın temel bilimlere yönelmesi gerekir... Mühendis üretmez, ürünü organize eder. Bizim üreten beyine ihtiyacımız var. Türkiye'deki problem, özendirilmemek!

Yıllar önce TÜBiTAK'ta kimya dalındaki bilim olimpiyatlarının başlaması için çalıştık, bu sorunu yenmek için... Amaç kimya okuma amacını güdenleri yetiştirmekti, yavaş yavaş da oldu...

Biz sizin öğrencileriniz olarak bu konuda biraz fikir sahibiyiz zaten ama okurlarımız için de son olarak, genç bilimcilere tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

En iyi olmak önemli olandır. Temel bilimde geçinme korkusu yaşamak yanlıştır. Bir; neyi sevdiğinizde karar vermelisiniz, net değilse araştırın ve şartlardan bağımsız düşünün, ikincisi; kendinize güvenmeniz ve en iyilerden biri olabileceğinize inanmanız gerekiyor... Üç; inanmak yetmez, çalışmalısınız! Engelleri de çalışarak aşabilirsiniz, yasalar, bürokrasiler bile zaman zaman engel teşkil edebilir ve siz bunları da çalışarak aşarsınız, ben yaptım.

Yoğunluğunuzun arasında bu keyifli sohbete yer verdiğiniz, değerli zamanınızdan çalmamıza izin verdiğiniz için çok teşekkürler hocam, desteğinizi bizden hiç esirgemediğiniz için de... Başarılarınızın devamını diliyoruz...


Özgeçmiş:
1954,İstanbul doğumlu
1975-ODTÜ Kimya Bölümü Lisansı
1977-Nükleer Kimya dalında Yüksek Lisans derecesi
1979-80 The British Council bursu ile Londra Üniversitesi Queen Mary College' da kimya araştırmaları
1982-ODTÜ, Polimer Kimya dalında doktor derecesi
1984-ODTÜ,Doçentlik
1988-89 Fulbright Komisyonu bursu ile University of South Florida' da çalışmalar
1989-90 Alexander Von Humboldt Vakfı bursu ile Hannover Üniversitesi' nde araştırmalar
1990-ODTÜ, Profesörlük
1991-TÜBİTAK teşvik ödülü
1994-Türkiye Bilimler Akademisi asosiye üyeliği 1997- Türkiye Bilimler Akademisi asli üyeliği 2002-Mustafa Parlar Ödülü
2003-Türkiye Kimya Derneği şeref üyeliği
2003-TÜBİTAK Bilim Ödülü

2003 yılı itibariyle Science Citation lndex tarafından taranan hakemli dergilerde basılı veya basıma kabul edilmiş 153 yayını vardır ve bu yayınlara 1317 atıf yapılmıştır.



Balam BALIK

Pazartesi, Eylül 26, 2005

Soğutmak ya da eritmek

Civcivler üzerinde yapılmış bir deney vardır. Bir gruba içmeleri için normal su verilirken, diğerine içinde buz parçaları yüzen erimiş kar suyu içirilmişti. Bundan daha kolay bir deney olamazdı. Ancak sonuçlar şaşırtıcıydı. Normal su içen civcivler oldukça sakindi ve hiç huysuzlanmıyorlardı. Oysa leğen dolusu erimiş kar suyu daima korkunç bir savaş alanına dönüyordu. Değişik bir tadı varmış gibi civcivler açgözlülükle suyu yutuyorlardı.

Birbuçuk ay sonra denek civcileri tarttılar. Erimiş kar suyu verilenler çok daha ağırdı. Normal su içen civcivlere göre daha fazla kilo almışlardı.

Uzun sözün kısası, erimiş kar suyu belirgin ve harikulade özellikler göstermekteydi. Canlı varlıklar için çok yararlıydı. Peki, bunun nedeni neydi?

Başlangıçta, erimiş suda döteryum miktarının daha fazla olmasından dolayı diye düşünüldü. Ağır suyun küçük derişimleri canlı varlıkların gelişimlerini
hızlandırıyordu. Ancak bu, yalnızca kısmen doğruydu...

Şimdi, gerçek nedenin erime olayından başka bir yerde olmadığına inanılıyor.

Buz kristal bir yapıya sahiptir. Ancak genel bir deyişle su da sıvı bir kristaldir. Molekülleri tamamen düzensiz değildir, tam bir kafes iskelet oluşturur. Ama doğal olarak yapısı buzunkinden farklıdır.

Buz eridiğinde uzun bir süre yapısını korur. Diğer bir deyişle eirmiş su sıvı olmakla birlikte, molekülleri "buz düzeni"nde kalır. Bu nedenle erimiş suyun kimyasal etkinliği normal sudan daha yüksektir. Biyokimyasal işlemler dizinine kolayca katılır. Organizasyonda çeşitli maddelerle normal suya göre çok daha hızlı birleşir.

Bilim adamları organizma içinde suyun yapısının büyük ölçüde buzun yapısına
benzediğine inamaktadırlar. Organizma normal suyu özümlediğinde suyun yapısı
yeniden düzenlenir. Erimiş su zaten istenen yapıda olduğundan, moleküllerinin yeniden düzenlenmesi için organizmanın fazladan enerji harcamasına gerek yoktur.

[107 Kimya Öyküsü. L Vlasov & D Trifonov, (Tübitak, 1996), s 41-42]

Salı, Eylül 13, 2005

Nedir bu ODTÜ Kimya Topluluğu?

Tepkime.net olarak yayına başlamış olmamıza rağmen hala bu işin arkasındakilerle ilgili bir şeyler yazmadığımızı farkettim. Kısaca ODTÜ Kimya Topluluğu (kısaca KT) ve Tepkime'den bahsetmek gerekirse alttaki yazıyı eklemek gerekecek sanırım.

1998 yılı Kasım ayında Amatör Polimer Topluluğu devralınarak 1999 yılı Şubat ayında Kimya Topluluğu adı altında ODTÜ Kültür İşleri’ne bağlı bir topluluk olarak kurulmuştur. 300’den fazla üyeye sahip, kar amacı gütmeyen, kimya bilimi ile ilgilenen kişiler arasında sosyal, kültürel ve bilimsel bir iletişim ağı kurarak; Türk gençliğine okuyan, araştıran, düşünen, üreten, katılımcı bir motivasyon kazandırma ve ülkemizin ihtiyaç duyduğu bilimsel çalışmalar için ilgili genç potansiyeli arttırma hedefinde olan bir topluluktur.
Danışmanlığını Prof. Dr. R. Sezer Aygün’ün yaptığı bu topluluk kurulduğu günden beri bilim adına yapılmış birçok etkinliğe imzasını atmıştır. Her sene düzenlenen ve bilimsel bir kongre tadında geçen ‘Kimya Haftası’,içeriğini üye olan öğrencilerin hazırladığı bilimsel bir dergi; ‘Tepkime’ , bilime gönül vermiş tüm öğrenci ve öğretim üyelerini bir araya getiren geziler , kokteyller bu topluluğun yaptığı etkinliklerin yalnızca birkaçıdır.